Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Y.Tuna GÜMÜŞSOY
Y.Tuna GÜMÜŞSOY
y.tuna.gmsoy@gmail.com
GRİYÜZÜ

Gökyüzü, yani yukarı denen şeyin kendisi... Bir de mavi... Ya da biz öyle sanıyoruz. Küçük bir araştırma sonucu edindiğim bilgiye göre gökyüzü mavi değilmiş. Güneşten gelen ışık atmosferden geçerken havadaki partiküller tarafından emilip farklı yönlere saçılıyormuş. E ne var yani bunda? Bütün algımız havadaki zerrelere mi kaldı? denebilir ama iş burada kalmıyor, saçılan foton demetleri dalga boylarına göre gözümüzle bir ilişkiye giriyor, dalga boyu en kısa olan mavi 'boyutu değil işlevi önemli' diyerek göz bebeğimizi gıdıklıyormuş. Gözümüze hoş görünmesi de bundanmış, bu yüzdenmiş bize onca şarkı, şiir yazdırması. Bir de eski Türkçede 'gök' mavi anlamına geliyormuş. Maviyüzü... lakin o sabah gökyüzünde göğe benzer bir renk yoktu. Her yer kış rengine boyanmış, atmosfer dahi griydi, bu durumda gökyüzüne griyüzü mü demek gerekiyordu? 

76578

İstanbul'un 1952 yılına ait bir sabahın grisiydi havadaki kömür kokusu. Anadolu'nun bir yerlerinde başka hadiseler de vuku buluyordu  elbette. Bütün an ve zamanlar İstanbul'un griyüzüne saplanıp kalmamıştı. Mesela Niğde'nin bir köyünde 12 çocuklu bir ailenin 13. ferdi dünyaya geldi. Kaderi anne ve babası tarafından tayin edildi. Ağrı'da kesin bir şeyler oldu. Diyarbakır'da bakkal Osman dükkanının kepenklerini yağlanmamış bir gürültüyle mahalle sakinlerinin kulaklarını dele dele açtı. Biri uyanıp tabii ki ana avrat sövüp sonra veresiye defterini düşünüp sakinleşerek özgürlük hayalleriyle geri uykusuna daldı, gecesinde de karısının rahmine bir 'teröristin' yumurtasını bıraktı ve o yumurta bir dağ mağarasında ölü bulundu bakkal Osman'ın kulak zarının delinmesinden yıllar sonra. Adana'da hava hala sıcaktı şubatın ortasında ve adana kebabını meşhur edecek bir kebapçı mutlaka bir yerlerde terliyordu. Bütün bunlar ve olası bütün ihtimaller İstanbul'un kıyısında, griyüzü altında vapur bekleyen insanlara ne anlatıyordu? Ya da insanlar diğer ihtimallerin farkındalar mıydı? Tabii ki değillerdi. İster vapur beklesin, ister bakkalını açsın herkes kendi gerçekliği içinde kavrulup gidiyordu bir yerlere. 

 

Bacasından kapkara dumanlar çıkan vapurlar kendilerini dolduruşa getirip İstanbul'un iki yakasını bir araya getirirken rıhtımdaki insanlar dolmak için sıralarını bekliyorlardı. Kafasında yeşilimsi kasketiyle İbrahim olanı biteni izlerken dumanlı hava ciğerlerinde yanma hissi uyandırıyordu. O sabah gelmişti İstanbul'a. Ahşap bavulunu otogarda çaldırdıktan sonra kendini iskelede buldu. Orada beklemesi söylemişti amca oğlu bir ay önce yolladığı mektubunda. Tedirgindi. Bütün varlığı olan bavulunu çaldırmanın acısıyla otogardan çıkıp zar zor bulmuştu iskeleyi. En iyi yaptığı şeylerden birini yaparak beklemeye koyuldu. 'Ne kadar çok insan var' diye geçirdi aklından. Baş sayısıyla hesaplayacak olursak 300-500 baş insan vardı önünde, arkasında, sağında ve solunda. Köydeki Mehmet Efendi'nin dahi bu kadar baş hayvanı yoktu ve İbrahim 50 baş inekten kalabalık bir sürüyü hiç gütmemiş, en fazla 20-30 başlık köy ahalisi kahvesinden daha kalabalık bir insan evladı topluluğu görmemişti. Şaşkındı. Beklemekten başka ne yapacağına dair bir fikri de yoktu. Kalabalığın ortasında ellerini arkasına birleştirip etrafa bakarken bir fotoğrafçının siyah beyaz fotoğrafına dahil olduğundan bihaberdi. İnsanları izlerken kırmızılı bir kadına gözü takıldı, zihni bu kadar çok kadın figürünün bombardımanına alışkın değildi zaten.  Bu sırada omzuna dokunan bir el hissedip arkasını döndüğünde amca oğlunu görmüş ve dilek ağacına bin bir türlü umutla bağlanan bir kumaş parçası sıkılığıyla karşısındaki uzun boylu adama dakikalarca sarılmıştı. İbrahim ve amca oğlu bir inşaat çimentosuna dönüşmek için vapura binip yol aldılar ve rıhtıma bir hikaye bıraktılar, kırmızılı kadın da çoktan fotoğrafçının kadrajından çıkmıştı. Herkes o kadar hızlı bir şekilde bir yerlere yetişmeye çalışıyordu ki o kalabalıkta bir metrekareye neredeyse hiç bir insan düşmüyordu. Ancak ve ancak bir fotoğraf karesi şahit olabiliyordu kalabalığa.  İbrahim, amcaoğlu, kırmızılı kadın ve o anda orada bulunan herkes Kameranın  kadrajından çıkarken fotoğrafçı da Agfa İsolette marka körüklü makinasını kutusuna koyup başka bir anı dondurma görevini yerine getirmek üzere rıhtımdan ayrıldı. Her hikaye kendi kahramanını bir fotoğraf karesinde yaratıp, süründürüp, öldürdü. İbrahimse bir fotoğraftan fark edilmeyi bekledi yıllarca.

Bu yazı toplam 265 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber